1 Haziran 2009 Pazartesi

Dokunma ve Görme: Yeryüzü ve Gökyüzü

rölativite kuramının anlaşılabilmesi için... bizden istenilen, dünyamızın imgesel görüntüsünde bir değişikliktir-çok ötelerden gelen, belki de insan -öncesi atalardan kalan, herbirimizce ilk çocukluğumuzda öğretilen imgesel bir görüntü.İmgemizdeki bir değişiklik her zaman zordur, hele artık genç de sayılmıyorsak. Copernicus, dünyanın durağan olmadığını ve evrenin onun etrafında günde bir defa dönmediğini öğrettiği zaman da, aynı türden bir değişiklik gerekmişti. Şimdi bu düşünce bize zor gelmiyor, çünkü biz bunu zihinsel alışkanlıklarımız katılaşmadan önce öğrendik.

Gökyüzünü incelerken, görme duyumuzun dışında, öteki bütün duyularımızdan yoksunuz. Güneşe dokunamayız, ya da oraya yolculuk yapamayız, ayın etrafında yürüyemeyiz, ya da Ülkere ölçü cetveli uygulayamayız. Böyle olmakla birlikte, yeryüzünde uygulanan dokunma ve görmeye dayalı fizik ve geometriyi astronomlar, sakınmadan uygulamışlardır. Bunu yaparken, aydınlığa kavuşturulması Einstein'a bırakılan güçlükleri de kafalarında taşımışlardır. Eğer dünyanın gerçek bir görünümüne sahip olmak istiyorsak, bilimsel olmayan önyargılardan oluşan, dokunma duyusu ile elde ettiğimiz bilgilerin çoğunu reddetmek zorunda olduğumuz ortaya çıkar.

... Gerçekten de, birşeyin hep belirli bir yerde olması kavramı yeryüzündeki büyük nesnelerin çoğunun bereket ki hareketsiz oluşlarından gelmektedir.'Yer' fikri, sadece kaba bir pratik yaklaşıklıktır(approximation): mantıksal bir gereklilik değildir ve kesinleştirilemez.
Ancak bir elektron kadar büyük olsaydık, yalnızca duyularımızın kabalığından gelen bu durağanlık izlenimine sahip olamazdık.... Eğer -tam karşıtını alırsak- güneş kadar büyük olsaydınız, onun kadar yaşamış olsaydınız, bun auygun olan bir algı yavaşlığı ile yine karmaşık, kararsız bir evren bulacaktınız; yıldızlar ve gezegenler sabah sizleri gibi gelip gidecekler ve hiçbir şey, bir öteki şeye göre sabir bir durumda kalmayacaktı. Basit bakış açımızın bir parçası olan göreli durağanlık kavramı, bulunduğumuz, büyüklük ve yüzeyi çok sıcak olmayan bir gezegende yaşamamız gerçeğinden gelmektedir.
... Tek bir adamın, Öklid, Galileo, Newton ve Einstein'ın işini yapması hemen hemen düşünülemeyeceğine göre,bu seçenek ile karşı karşıya gelmediğimiz için şanslı sayılırız.

Astronomide, güneş, ay ve yıldızlar, yıldan yıla varlıklarını sürdürmelerine karşın, uğraşmak zorunda olduğumuz dünya, öteki yönleriyle günlük yaşantımızdakinden çok farklıdır. Yukarda da belirtildiği gibi, sadece görme duyusuna dayanmaktayız: gök cisimlerine dokunulamaz, işitilemezler, koklanamazlar ya da tadılamazlar. Gökyüzündeki her şey, başka şeylere göre hareket halindedir. Dünya, güneşin etrafında dolanıyor, güneş bir ekspres treninden çok daha süratli olarak Hercules yıldız kümesindeki bir noktaya doğru yol alıyor, 'sabit' yıldızlar, ürkütülmüş tavuk sürüsü gibi, oraya buraya telaşla kaçışıyorlar. Gökyüzünde, King's Cross ve Edinburgh gibi iyice işaretlenmiş yerler yoktur. Yeryüzünde, bir yerden bir yere gittiğiniz zaman, istasyonların değil, trenin hareket ettiğini söylersiniz, çünkü istasyonlar birbirlerine ve onları çevreleyen bölgelere göre topografik konumlarını korumaktadırlar. Ama astronomide hangisinin tren, hangisinin istasyon olduğunda bir karara varmak keyfidir: sorunun yanıtını verirken, sadece kullanışlılık ve alışkanlık esas alınır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder