
Böylece onlar ve dostları, sevimli ve tıklım tıklım dolu dairelerinde gezileriyle, filmleriyle, kardeşçe bir dostluk içinde geçen ziyafetleriyle, kusursuz tasarılarıyla yaşıyorlardı. Mutsuz değillerdi. Kaçamak, anlık bazı yaşam sevinçleri günlerini aydınlatıyordu. Bazı akşamlar yemeği yedikten sonra masadan kalkmaya karar veremiyorlardı; bir şişe şarabı bitiriyorlar, cevizleri kemiriyorlar, sigaralarını yakıyorlardı. Bazı geceler gözlerine uyku girmiyordu; yan oturur halde, yastıklara dayanarak, aralarında bir küllük sabaha dek konuşuyorlardı. Bazı günler saatlerce sohbet ederek dolaşıyorlardı. Vitrinlerin camlarında gülümseyerek kendilerine bakıyorlardı. Her şey kusursuz gibi geliyordu onlara; serbestçe yürüyorlardı, hareketleri rahattı, zaman onlara yetişemiyor gibiydi. En küçük hareketlerinin –bir sigara yakmak, bir külah sıcak kestane almak, bir istasyon çıkışında kalabalığın arasına ustalıkla karışmak– onlara, tükenmez bir mutluluğun dolaysız, somut ifadesi gibi gözükmesi için, kuru soğuk, rüzgarlı bir günde, günbatımında, sıcacık giysiler içinde sokakta, acelesiz ama sıkı adimlarla bir dost evine doğru yönelmiş olmaları yeterliydi.
Ya da bazi yaz geceleri, hemen hemen hiç tanımadıkları mahallelerde zun uzun yürürlerdi. Yusyuvarlak bir ay gökyüzünde parıldar ve donuk ışığı tüm nesneleri aydınlatırdı. Issız, uzun, geniş, yankılanan yollar eşzamanlı adımlarının altında çınlardı. Tek tük birkaç taksi, neredeyse sessizce, ağır ağır geçip giderdi. O zaman kendilerini dünyanın efendisi gibi hissederlerdi. Anlatılmaz güçleri, inanılmaz gizleri ellerinde tutuyornuşçasına, tanımadıkları bir coşku duyarlardı. El ele tutuşarak koşarlar, kaldırımlar boyunca kaydırak, seksek oynarlar, hep birlikte bağırış çığırış Cosi fan tutte'yi ya da Messe en si'yi söylerlerdi.
Ya da bir restoranın kapısını iterek içeri girerler, tapınma derecesindeki bir coşkuyla çevredeki sıcaklığa, çatal biçak seslerine, kadehlerin çınlamasına, alçak sesli konuşmalara, bembeyaz örtülerin vadettiklerine bırakırlardı kendilerini. Şaraplarını büyük bir ciddiyetle seçerler, peçetelerini açarlardı; işte o zaman, baş başa, sıcacık, yeni yaktıkları ama az sonra mezeler gelince söndürecekleri sigaralarını içerlerken, yaşamları salt bu güzel zamanların bitmez toplamı olacakmış, her zaman mutlu olacaklarmış gibi gelirdi onlara, çünkü mutlu olmayı hak ediyorlardı, çünkü mutluluğa hazır olmayı biliyorlardı, çünkü mutluluk içlerindeydi. Karşı karşıya otururlardı; yemeği acıktıktan sonra yiyeceklerdi ve bütün bu nesneler –beyaz kaba dokuma örtü, mavi bir leke gibi duran bir paket Gitanes, porselen tabaklar, biraz ağır çatal kaşıklar, kadehler, taze ekmek dolu hasir sepet– içten içe duyulan, uyuşmanın sınırındaki bir zevkin her zaman yeni çerçevesini oluştururdu: hızın verdiği duygunun bir bakıma tıpkısı, bir bakıma tam karşıtı olan, müthiş bir durallık, müthiş bir doluluk duygusu. Bu hazır masayla birlikte mükemmel bir eşzamanlılık izlenimine kapılırlardı: dünyaya gömülmüş, onunla uyum içindeydiler, orada rahattılar, korkacak hiçbir şey yoktu.
Bu iyi işaretleri açığa çıkarmayı hatta yaratmayı belki de başkalarından biraz daha iyi biliyorlardı. Kulakları, parmakları, damakları sürekli fırsat kollarcasına, ufacık bir olayla hemen kendini gösteren bu uygun anlar bekliyordu. Ama, yavan bir dinginlik, sonsuzluk duygusuna bıraktıkları, hiçbir gerilimin bozamadığı, her şeyin dengede durduğu, hoş bir yavaşlık içinde bulunduğu böyle anlarda, sevinçlerinin gücü, geçici ve dayanıksız olan ne varsa hepsini öne çıkarıyordu. Her şeyin bir anda yerle bir olması için çok büyük bir olay gerekmiyordu: en küçük uyumsuzlukta, basit bir kararsızlık anında, fazlaca kaba bir işaretle mutluluklan paramparça oluyordu: hep neydiyse yine o oluyor, bir çeşit sözleşme, satın alınmış bir şey, zavallı, kırılgan bir nesne, onlar şiddetle, varoluşlarındaki, öykülerindeki en belirsiz, en tehlikeli yana gönderen basit bir soluklanma anı olup çıkıyordu.
Anketlerin can sıkıcı yanı uzun süreli olmayışlarıydı. Jérôme'la Sylvie'nin öykülerinde, seçimlerini yapacakları gün önceden belliydi. Ya işsizlikle, gizli işsizlikle karşı karşıya kalacaklar ya da bir ajansla daha sağlam bağlar kurup tam gün çalışarak kadrolu olacaklardı. Ya da meslek değiştirip başka bir yerde iş bulacaklardı. Ama bu, sorunu başka alana kaydırmaktan öte bir anlam taşımazdı. Çünkü otuz yaşına gelmemiş insanların belli bir bağımsızlığı korumalar ve keyiflerine göre çalışmaları kabullenilse de, hatta zaman zaman serbestlikleri, açık görüşlülükleri, deneyimlerinin çeşitliliği ya da "çok yönlülük" diye adlandırılan nitelikleri takdir edilse de, otuz yaş dönemecini bir döndüler mi (böylece otuz yaş da bir dönemeç gibi görülmeye başlanır), çok çelişkili bir davranışla, müstakbel işbirlikçilerden her birinin kesin bir istikrarlılık göstermesi, kesinlikle dakiklik, disiplin, ciddiyet ve sadakat duygusuna sahip olması şart koşulur. İşverenler, özellikle reklam dünyasındakiler, otuz beş yaşını geçmiş kişileri işe almamaktan başka, otuz yaşında hiçbir yere bağlanmamış bir kişiye güven duymakta da tereddüt ederler. Bu gibilerden, her zamanki gibi geçici süreler için yararlanmaya gelince, bu bile olanak dışıdır; istikrarsızlık ciddiyetten uzaktır; otuz yaşındaki insan artık bir _yerlere gelmiş olmalıdır, yoksa hiçbir şey değildir. Bir yer edinmediyse, bir kovuk açmadıysa, anahtarları, bürosu, tabelası yoksa hiçbir yere gelmiş sayılmaz.
Jérôme'la Sylvie sürekli bu sorunu düşünüyorlardı. Önlerinde birkaç yıl daha vardı ama sürdürdükleri yaşam, görece tanıdıkları huzur hiçbir zaman çantada keklik olmayacaktı. Her şey un ufak edilecekti, kendilerine hiçbir şey kalmayacaktı. İşlerinin altında ezilmiyorlardı, yaşamları güvence altındaydı, tek bir iş onları tüketmeden, kıt kanaat, sallan yuvarlan gidiyorlardı. Ama bu böyle süremezdi.
Çok uzun zaman salt anketör olarak kalınmaz. Yeni mezun bir psiko-sosyolog üst basamaklara daha çabuk ulaşır: ya bir ajansta müdür, müdür yardımcısı olur, ya da büyük bir şirkette, personel alımı, yönlendirme, halkla ilişkiler, ticari politika gibi işlerden sorumlu, kıskanılacak bir servis şefliği bulur. Bunlar iyi yerlerdir: bürolar halı döşeli olur, iki telefon, bir diktafon, bir büro buzdolabı hatta bazen bir duvarda Bernard Buffet'nin tablosu bulunur.
Jérôme'la Sylvie bazen "Ne yazık ki," diyorlardı, "çalışmayanın ekmek yemeyeceği kesin ama çalışan da yaşamaz." Bir zamanlar, bu deneyimi birkaç haftalığına yaşadıkları inancındaydılar. Sylvie bir araştırma bürosunda belgecilik yapıyordu, Jérôme ise görüşmeleri kodlandınyor ya da kodları deşifre ediyordu. Çalışma koşullarına gelince bundan iyisi can sağlığıydı; canları istediği zaman gidiyor, büroda gazetelerini okuyor, sık sık kahve ya da bira içmeye iniyor, hatta ağır aksak, ayak sürüyerek gerçekleştirdikleri işe karşı, sağlam bir yer, iyi ve gereği gibi bir kontrat, hızlı yükselme vaatleriyle canlanan yadsınmaz bir sevgi duyuyorlardı. Ama uzun zaman tutunamadılar. Korkunç asık suratlı uyanıyorlardı; her akşam tıklım tıklım metrolarda dönerken hınç duyuyorlardı; bunalmış durumda, pislik içinde kendilerini divanın üstüne atıyorlar ve uzun hafta sonlarından, bomboş günlerden, sabah keyiflerinden başka şey düşlemiyorlardı.Kendilerini fareler gibi kapana kısılmış, tuzağa düşmüş hissediyorlardı. Buna boyun eğemiyorlardı. Başlarına daha birçok olayın geleceğine inanıyorlardı; salt çalışma saatleri, günlerin, haftalann birbirini kovalaması bile onların gözünde, hiç duraksamadan "cehennemi" diye nitelendirilecek bir olaydı. Yine de tüm koşullara karşın güzel bir kariyerin başlangıcıydı: önlerinde güzel bir gelecek açılıyordu; patronun sizi genç bir adam olarak değerlendirdiği, işe almış olmaktan dolayı kendini içten içe kutladığı, sizi kafasına göre yetiştirmekle, yoğurmakta acele ettiği, akşam yemeğine çağırdığı, göbeğinize pat pat vurduğu, tek bir hareketle talih kapılarını açtığı o destansı anlardan birindeydiler.
Aptaldılar –aptal olduklarını, yanıldıklannı, ne olursa olsun ötekilerden, doludizgin gidenlerden, tırmananlardan daha haklı olmadıklarını kaç kez yinelemişlerdi kendilerine– ama hareket-siz geçen uzun günlerini, gözlerini tembel tembel açışlannı, yanlarında bir alay bilimkurgu ve polisiye romanla yatakta geçirdikleri sabahları, geceleri Seine kıyısında dolaşmalarını ve bazı günler duydukları baş döndürücü özgürlük duygusunu, şehir dışında yaptıkları bir anketten geri döndükleri zaman benliklerini kaplayan tatil duygusunu seviyorlardı.
Elbette bunların yanlış olduğunu, özgürlüklerinin aldatmacadan başka bir şey olmadığını biliyorlardı. Yaşamlarını daha çok, ajanslardan biri iflas ettiğinde –bu sık görülen olaylardan biriydi– ya da daha büyük bir ajans tarafından yutulduğunda delicesine iş aramakla geçirdikleri günler, sigaralarının bile sayılı olduğu hafta sonları, bazı günler kendilerini yemeğe davet ettirmek için harcadıkları zamanlar belirliyordu.
Yeryüzünün en adi, en berbat durumundaydılar. Gel gelelim, durumun adi ve berbat olduğunu bilmelerinin bir faydası yoktu, öyleydiler işte: Epeydir, "çalışmayla özgürlük arasındaki zıtlık artık güçlü bir kavram oluşturmuyor," diyorlardı; ama yine de onları en başta belirleyen buydu.
Önce para kazanmaya seçen, gerçek tasarımlarını zengin olacaklar zamana, daha ileriye saklayan insanlar pek haksız sayılmaz. Yaşamaktan başka bir şey istemeyenler ve en büyük özgürlüğe yaşam adını verenler, salt mutluluk peşinde, arzularını ya da güdülerini doyurma, yeryüzünün sınırsız zenginliklerinden hemen yararlanma peşinde koşanlar –Sylvie ile Jérôme bu engin programa seçmişlerdi–, bu gibiler, her zaman mutsuz olacaktır. Kendileri için bu tür bir ikilem olmayan, ya da bununla pek az karşılaşan bireylerin bulunduğunu kabul ediyorlardı, bu gibiler ya çok yoksuldular ve biraz daha iyi yemekten, biraz daha iyi bir barınaktan, biraz daha az çalışmaktan başka istekleri yoktu; ya da baştan böyle bir ayrımın önemini hatta anlamını kavrayamayacak kadar zengindiler. Ama günümüzde ve ortamımızda, giderek daha çok sayıda insan ne çok zengin, ne de çok yoksul durumda: zenginlik düşleri görüyorlar ve zenginleşebilirler: işte mutsuzluklan da bu noktada başlıyor.
Öğrenim görmüş, ardından vatani hizmetine şereflice yerine getirmiş farazi bir genç adam yirmi beş yaşlarında kendini, anasının karnından çıktığı günkü kadar çıplak bulur ama yine de bilgisiyle, teorik olarak, umabileceğinden daha fazla paraya sahiptir. Yani bir gün gelip kendi dairesine, yazlık evine, otomobiline, müzik setine sahip olacağını kesinlikle bilir. Yine de bu baş döndürücü vaatlerin insanı çıldırtasıya beklettiğini düşürür: bunlar, iyi düşünülecek olursa, kendi yapıları gereği evliliği, doğacak çocukları, manevi değerlerin, toplumsal davranışların ve insani tutumların gelişimini de içine alan bir sürece dahildir. Kısacası genç adam durmak oturmak zorundadır, bu da onun on beş yılını alır.
Bu tür bir gelecek pek iç açıcı değildir. Sövüp saymadan, kimse buna angaje olmaz. "Ne yani –diyecekler çiçeği burnundaki genç adam– şiirleri, gece trenlerine, sıcacık kumlar düşleyen ben, çiçekli kırlarda gezeceğim yerde, günlerimi bu camlı bürolar ardında mı geçireceğim, terfi etme umutlar mi besleyeceğim, hesaplar mı yapacağım, entrikalar mı çevireceğim, isteklerime gem mi vuracağım?" Ve kendini avuttuğunu sanarak, taksitli satışların tuzağına düşer. Düştü mü de tam düşer: sabretmekten başka çıkar yolu kalmayacaktır artık. Ne yazık ki çektiklerinin sonuna geldiğinde, genç adam artık eskisi kadar genç değildir; üstelik de önceki mutsuzluğuna ek olarak, sanki yaşama geçip gitmiş, bu yaşam bir hedef değil salt çabalamaymış gibi görünebilir; bu düşünceleri kafasından uzaklaştıracak kadar aklı başında ve tedbirli olsa bile –çünkü yavaş yavaş yükseliş ona büyük deneyim kazandıracaktır– kırk yaşına geleceği ve işine ayırmadığı birkaç saatçiğinin de yazlık ve kışlık evlerinin dayanıp döşenmesiyle, çocuklarının eğitimiyle geçeceği bir gerçektir.
Jérôme'la Sylvie birbirlerine "sabırsızlık yirminci yüzyılın özelliği" diyorlardı. Yirmi yaşında, yaşamın ne olabileceğini, içerdiği mutlulukları, sağladığı sonsuz kazanımları vb. gördükleri ya da gördüklerini sandıkları zaman, beklemeye güçleri olmadığını anladılar. Tıpkı başkaları gibi bir yere gelebilirlerdi; ama onlar o noktaya gelmiş olmaktan başka bir istek duymuyorlardı. Entelektüel olarak adlandırılmaları kuşkusuz bu bakımdan yerinde olurdu.
Çünkü her şey onlar haksız çıkarıyordu, en başta da yaşamın kendisi. Yaşamın tadını çıkarmak istiyorlardı ama bu tad dört bir yanlarında mülkiyetle karışıyordu. Bağımsız, neredeyse masum kalmak istiyorlardı ama yıllar yine de akıp gidiyor ve onlara hiçbir kazanç sağlamıyordu. Başkaları zincirlerle dolu da olsalar ilerliyorlardı, oysa onlar hiç ilerlemiyorlardı. Başkaları sonunda zenginlikte salt bir amaç görüyorlardı, oysa onların hiç paraları yoktu.
En mutsuz insanların kendileri olmadıklarını söylüyorlardı. Belki de haklıydılar. Ne ki modern yaşam, başkalarının mutsuzluğunu yok ederken onların mutsuzluklarını göklere çıkarıyordu: ötekiler doğru yoldaydılar. Ötekiler önemsiz insanlardı; dar gelirli, kaçık küçük askerciklerdi. Öte yandan, zamanın bir anlamda onlara çalıştığı, olası dünya hakkında coşku verici görünebilecek imajlara sahip oldukları da doğruydu. Bu, bayağı olduğu konusunda fikir birliğine vardıkları bir avuntuydu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder