1 Eylül 2011 Perşembe

HİÇ, SADIK YALSIZUÇANLAR

İÇ
Kendimi içsiz bir kabuk gibi hissediyorum. İçi olmayan bir badem kabuğu gibi. İçi çürümüş bir nar gibi. Sade kabuk gibi. İçim yok gibi. İçim hiç olmamış, hiç olmayacakmış gibi. Olma ihtimali olmayan bir şey. Kendimi içsiz hissetmeye başladığım anı hatırlayamıyorum. Ne zaman bu boşluk kondu başıma bilmiyorum. Bir gecekondu gibi gelip içime yerleşen bir şey. Bunun ne zaman, nasıl içime yerleştiğini bilmiyorum. Oysa bir zamanlar kendimi iç gibi hissederdim. Kabuksuz bir meyve gibi. Kendimi sadece iç gibi görürdüm. Böyle hissederdim. Şimdi gezerken, dolaşırken, oturuo kalkarken, otobüs beklerken, izin dilekçesi yazarken, pazardan domates alırken, okurken, seyrederken kendimi kabuk gibi hissediyorum. Kabukla için nasıl bir ilişkiye sahip olduğunu, kend,mi içsiz gissettiğimde düşünmeye başladım.
DIŞ
Kendimi kabuğu olmayan bir iç gibi hissediyorum. İç sadece içim. H2yi attım iç kaldım. Eskiden de hiçtim, hatırlıyordum. Hiçliktim eskiden. Ne zamzn h’yi atarak iç kaldığımı iyi hatırlıyorum. Kabuğun içten ayrı olduğunu düşünmeye başlamıştım.Bir gün kabuğum çatladı fakat içime bir şey olmadı. O zamandan beri kendimi sadece iç olarak duymaya başladım. Artık kabuğa gereksinimim yoktu. İçin hem dış hem iç olduğunu anlamıştım artık. O gün yani artık içten ibaret olduğumu anladığım gün sokağa çıktım ve dışarıda devinen, arzunun müphem nesnesi olarak dolaşan içsiz kabuklar gördüm. İçimi göremiyorlardı. İçi kabukla görmeye alışmıştı gözleri. Gözlerime baktım kabuğu yoktu. Ellerim içti, ayaklarım, adımlarım içti. Biçimi yoktu. Bu yüzden beğenmiyorlardı. Biçimsiz diyorlardı. Sadece içim olunca biçimim olmuyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder