http://europistforum2005.blogspot.com/2007/11/panel-trkiye-avrupa-kltrel-ilikilerinde.html
Manuel COSTA LOBO- Çok teşekkür ederim. Burada olmaktan çok mutluyum. Türkiye ve algılama hakkındaki düşünce ve izlenimlerini sunan herkese müteşekkirim. Çok şey öğreniyorum. Ve sizinle beraber düşünmeye çalışıyorum. Bu, tutup da Portekiz’den getirdiğim bir konuşma değil; sorunlara dair sizinle beraber halen gelişme sürecindeki bir düşünüş bir nevi.
İletimi sunmak için bir yol deneyeceğim. İlkin kültüre ve çevremizdeki dünyayı nasıl gördüğümüze dair; unutmayın ki her birimiz daima dünyanın merkezinde dururuz. Kendimizden yola çıkarak görmemizden ötürü de tek gördüğümüz bizi çevreleyen çemberdir. Avrupa sorununa gelirsek, ben Avrupa’yı genellikle bir üçgen şeklinde tasavvur ediyorum. Bu üçgenin üç tane çok stratejik, önemli köşesi var: Biri üst köşesi, Kuzey Burnu yani Norveç, ardından güneyde iki çok önemli köşesi var: Lizbon ve İstanbul. Lizbon’dan geldiğim doğru ama Lizbon’un orada olmasının nedeni Lizbon’dan gelmem değil. Ben bir şehir planlamacısı, bölgesel planlamacıyım. Bu yüzden her şeyin önce mekanla başladığını düşünüyorum. Avrupa bir mekandır, benim modelim uyarınca bir üçgen… Fakat Avrupa Birliği’yle karıştırmayın; AB siyasi bir örgütlenmedir, Avrupa bir mekandır. Her zaman bu böyleydi, AB henüz küçücükken Avrupa çoktan mevcuttu. Sanırım ki Türkiye’de olan bitene ilişkin bir tartışmayı bu üç köşe üzerinden başlatabiliriz.
Sıkça Portekiz hakkında konuşmamın nedeni yalnızca Portekizli olmam değil, aynı zamanda Portekiz’in bu Güney Avrupa coğrafyasının tam manasıyla diğer uç noktasını teşkil etmesi. Eğer devam edersek görebiliriz ki Avrupa’nın iki direği var. Bunlardan bir Anadolu, diğeri de İber yarımadası. Bunlar belki yalnızca coğrafyadan ibaret, pek ayrıntılı bir muhakeme değil ama Anadolu’da çok önemli bir siyaset şehrini, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’yı buluyor olmamız ilginçtir. Diğer tarafta ise yine çok önemli bir kent var. Portekiz’in başkenti değil, ama İber Yarımadası’nın en önemli şehri: Madrid. Burada elimizde iki ülke var: İspanya ve Portekiz. Yalnız kabul etmemiz gerekir ki yarımadanın en önemli şehri Madrid. Ve bu iki şehir, sözünü ettiğimiz mekanların tam ortasında yer alıyorlar. Bu da bütün çevrelerinden istifade ettiklerinden ötürü. Madrid ve Ankara epey yeni şehirler, hem de bu iki alanda çok eski ve çok önemli şehirler varken.
Kanımca, alanın en büyük, en önemli, büyülü ve harikulade kenti İstanbul’dur. Öteki taraftaysa Lizbon’dur yani Avrupa dünyasının büyük macerasının başlangıç noktası, Afrika’nın çevresinden bu tarafa dolaşma fikri olan Lizbon. İstanbul çok yakın olduğu için, Türkiye zaten Asya’nın o tarafındaydı çünkü ticaret yapmak genellikle ilerlemenin motorudur. O çağda, yani 15. yüzyıl civarında, ticarette önemli husus, Asya’yla temas içinde olmaktı; ipek, mücevher, baharat vesaire… Türkiye ve İstanbul yakındılar, fakat Batı Avrupa çok uzakta kalıyordu. Üstüne üstlük bu iki taraf birbiriyle savaşıyordu. Tıpkı bir Ortaçağ kralının iki oğlu gibi, bir sonraki kral olabilmek için birbirleriyle savaşıyor ve gerekirse diğerini öldürüyorlardı. O zamanlar bu olağandı, artık değil.
Bu yarımadanın Asya’ya değil de, Küçük Asya yani Anadolu’ya karşılık gelmesi çok önemli çünkü bu insanların birbirini anlamasının kökeni. Ama her halükarda bu alanı ayıran ve bir yarısını Avrupa, diğerini Asya, daha doğrusu Küçük Asya olarak adlandırdığımız Boğaziçi hattı var. Fakat işin aslını isterseniz Boğaziçi gerçek bir ayrım değil de temel anlamda büyük bir bağlantı. Bir yakadan diğerine gidip gelen ne kadar çok vapur olduğunu görüyorsunuz. Ayrıca, İstanbul’un kentsel alanı yalnızca bir yakada gelişmemiş, öyleyse ayrımı coğrafi bir bakış açısından kabul etsek bile, büyük bir bağlantı. Beşeri, kentsel ve bölgesel bakış açılarından bakıldığında bu ayrım yok. İki taraf arasındaki ana bağ budur.
Türk kültürüyle Avrupa kültürü arasındaki ilişkilerdense bahsedemem çünkü benim bakış açıma göre Türkiye Avrupa’dadır. Sözünü edebileceğim yalnız Türkiye-AB ilişkileridir. Her halükarda, AB kültürüyle, kapasitesiyle burada temsil ediliyor, Türkiye burada temsil ediliyorsa, belki de gerçekten arada bir boşluk vardır. Fakat AB üyeleri “Evet Türkiye, şimdi de birleşmemiz için lütfen kültürünü değiştirmen gerekiyor” dedikleri zaman şu soruları sorabiliriz: Niçin? Niçin Avrupalılar değişmiyor? Belki bu kulağa radikal bir söylemmiş gibi geliyor, ama ben radikal değilim. Belki de arada birşeyler bulmamız gerekiyor. Çünkü benim bakış açıma göre, Avrupa’ya baktığımızda, Avrupa ruhunun en önemli kısmı güneyden, Akdeniz’den gelmektedir. Eğer birşeyi Avrupai diye değerlendirmek istiyorsanız Avrupa’nın güneyiyle karşılaştıralım, Finlandiya’yla karşılaştıralım. Kültürel açıdan bakıldığında görürüz ki, çok büyük, ağır ve eski kültür tam da buralardadır. Siyaset açısından baktığımızda ise söylenecek çok şey var...
Şimdi başka bir mevzuya geçelim. Eğitim ve bilgi hakkında konuşalım. Bir taraftan Avrupa’nın kuzeyini ve güneyini düşünün, polemiklere girmek çok sembolik, diğer taraftan da Avrupa’nın doğu ve batısını ele alabiliriz. Eğitim ve bilgiye dayanarak, buradan, batı kısmından size şunu söylemem gerekir ki, kuzey Avrupa hakkında çok şey bilirken güneyi hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Doğu Avrupa ise uzun zaman insanların bilgisinin dışında tutuldu, kati bir meçhullük. Bunun belki de din yüzünden böyle olduğunu söyleyebiliriz. Belki böyleydi, ama kanımca dini, ticaret ve ekonomik çıkarlar yönlendiriyordu. Sonuç olarak, Avrupa’nın bu yakası batılı ülkelerdeki birçok insan tarafından pek de tanınmıyor. Bugün bile Türkiye hakkında sahip olunan bilgi yeterli olmaktan çok uzak. İlk kez kırk sene önce geldim Türkiye’ye, o zamandan beri her seferinde buraya Portekiz’den insanlar getiriyorum, onlar da geldikten sonra “Türkiye’nin böyle bir ülke olmasını beklemiyordum” diyorlar. Gelmeden önce ne düşündüklerini bilmiyorum fakat hayrete düşüyorlar.
Avrupa benim için bir mekandır. AB’nin de öyle olduğunu söyleyebiliriz, olabilir de fakat bu bir seçim meselesi. Daha da ileri gidebiliriz ama korkarım bütün Avrupa’yı bunun üzerine kurar ve bu küçük parçayı dışında bırakırsak, Avrupa gördüğünüz şu üçgen gibi olur. Bu parçanın olmaması bu mekanı bozar.
İşte burada da başka bir sembolik şema. Bu şema Avrupa’yı temsil ediyor fakat hatlar aşağı yukarı bağlara, mesafelere işaret ediyor; dolayısıyla kuzeyden az uzaktasınız. Ne var ki mesafe açısından Lizbon ve İstanbul çok uzak. Şimdi kültür, zihniyet, davranış, arkadaş edinme olanakları açısından bakalım. O zaman İstanbul Lizbon’a çok yakınlaşıyor. Burada dost edinmek öyle kolay ki. İmaj bakımından birbirimize çok benzediğimizi düşünüyoruz. Türk imgesine bir bakalım: koyu ten, kocaman bir bıyık. Eskiden Portekiz hakkındaki fikir de böyleydi. Portekizli dediniz mi kısa boylu, koyu tenli ve bıyıklı bir adam gelirdi gözünüzün önüne. Aynı buradaki gibi. Bu yüzden benzer olduğumuzu düşünüyorum. Niçin? Çünkü yüzyıllar, binyıllar boyunca Akdeniz yoluyla bağlantılar daha kolaydı. Çok uzun yıllar önce, İstanbul ve Lizbon arasında mevcut bir bağ vardı. Hatta Lizbon değil de Lizbon’un güneyi. Yakınlarda üstünde Hititçe yazılar olan taşlar bulundu, şimdi inceleniyor. Hititler belki de Portekiz’e de gelmişlerdi. Fenikeliler Portekiz’e sıklıkla gelirlerdi, yerleşim bölgeleri dahi vardı.
Avrupa’yı biçimlendirirken bunu unutmamak gerekiyor. Şimdi Avrupa’yı tekrar gösterebilirim. Ve evet ticaret, kültür ticareti. Şimdilerde bazıları kültür endüstrisinden bahsediyor. Eğer bütün bu farklı ülkeler, bölgeler, halklar ve kentler hep iş yapar, üretimde bulunursa.... Çok önemli bir şey satın almamız gerektiğinde Almanya ya da Hollanda’ya gidiyoruz ve bunlar var olan temaslar. Rekabet var, yarışmamız lâzım. Portekiz’de fındığın fiyatı yüksek, öyleyse Türkiye’den alacağım. Bu ülkeler sadece kuzey Avrupa’da iyi fiyata satabilmek için rekabet ediyorlar. Kuzey Avrupa güney ülkeleriyle iş yapıyor. Rekabeti sevmem fakat bu bizim “medeni rekabet” tabir ettiğimiz bir şey. Bence bugün insanoğlu artık vahşi hayvanlar gibi davranmak zorunda değildir. Öyleyse vahşi rekabete gitmek yerine işlerimizi uygarca halletmeliyiz. Ve yine bu da işbirliği anlamına gelir ki bu da kültürden gelmelidir, sadece ekonomik birleşmelerden değil. Dolayısıyla bu ülkelerle işbirliği elde etmelisiniz. Onlar bir çeşit kör gibi davranıyorlar, bizlerin arasındaki önemli bağları farkedemiyorlar. Güney ülkelerinin işbirliği yapacak duruma gelmesi lazım, o zaman Avrupa’daki dengeye erişiriz.
Son olarak, kimliğe değinmek istiyorum. Kimlik ve iyi bir Avrupa istiyorsak, tamamlayıcılara ihtiyacımız var. Sadece güney ve kuzey arasında değil, doğu ve batı arasında da. Burada tarihin bir kısmını sunacağım. Osmanlı İmparatorluğu tüm dünyayı dolaşır ve daha fazla bağ kurarken, bir çok ülke ve bölgesel topraklar fethederken Portekizliler bunu yapamıyordu. Çünkü, bir tarafında çok daha büyük bir ülke olan İspanya vardı, diğer tarafında ise sadece balık. Denize gidebilirdik, bu tür bir stratejimiz olamazdı, stratejimiz denizcilikti, yani o zamanın denize yönelik küreselleşmesi. İlginçtir ki, Portekiz’in hâlâ bizi uzaklara götüren bir politikası ve kapasiteleri var. Bir çok insan Meksika’ya, Toronto’ya, Boston’a, Güney Afrika’ya gidiyor. Dışarıda yayılmış bir çok ilişkimiz var, komşularımızla bu tür ilişkiler kuracak kadar güçlü değiliz. Ama Türkiye Balkanlar, Asya ve Mezopotamya ülkeleriyle bu tür ilişkiler kuracak kadar güçlü. Türkiye bunu yapabilir ve eğer Avrupa her bir ortağından en iyisini talep ederse burada Türkiye’de ve Portekiz’de tamamen farklı kapasiteler, kimlikler ve tamamlayıcılar bulabileceğimizi düşünüyorum. Dolayısıyla tamamlayıcılarımız var, işbirliği yapabiliriz, arkadaş olabiliriz. Buraya arkadaşlar ve aynı zamanda Portekiz’den öğrencilerle çok sık geliyorum ve şimdi hepsinin de çok iyi arkadaşları var. Bazılarının küçük çocukları bile var. İşte bu çocuklar, halihazırda her iki tarafta da arkadaşları olan ailelerin içine doğacaklar. Teşekkür ederim.
Serhan ADA- Manuel Costa Lobo’nun konuşmasından sonra bir şeyler eklemek çok zor, çünkü kendisi kültürün coğrafyasından bahseder gibi görünse de, aslında poetikasını yaptı. Pessoa’nın şehrinden gelen konuşmacıdan da ancak bunu bekleyebilirdik herhalde. Bu kimlik meselesi sık sık gündeme geliyor. Ama konunun boyutlarının biraz da Costa Lobo’nun gösterdiği gibi coğrafyayla ilgili olmadığını, aslında AB olarak tanımlanan yerin de gevşek bir tanım olduğunu anlatmak için küçücük bir şey nakletmek istiyorum. Çok yakın zamanda üniversitedeki bölümümüzde, ekonomi ve kültür anlatmak üzere bir Yunanlı hoca misafir ettik. Yunanistan’da neler olup bittiğinden bahsediyordu. Son zamanlarda en çok tartışılan şey, göçmen kökenli Arnavut okul çocuklarının sınıfın en çalışkanı oldukları için -biraz da gösterişliler herhalde- 23 Nisan gibi, 19 Mayıs gibi geçitlerde kortejin önünde Yunan bayrağını taşıyor olmalarının Yunan kamuoyunda büyük sorunlar yarattığı üzerineymiş. Arnavutluk’un tartışmamızla hiçbir ilişkisi yok, ama Avrupa’nın ortasında, Yunanistan’a göçmüş 1 milyon Arnavut’un çok ciddi bir algılama çerçevesi yarattığına da hiç kuşku yok. Başka örnekler vermeden, isterseniz bir anekdotla size döneyim. Oruç Aruoba’yla aramızda gidip gelen bir anekdot bu, o anlatmazsa, ben anlatıyorum. Ben anlatırsam, o anlatmamayı tercih ediyor. Bugün o pas geçtiğine göre ben belki tekrar nakledebilirim. Avrupalılık nedir, Avrupalı kime denir tartışmasıyla ilgili; geçmiş Venedik Bienallerinden birinde herhalde liberal görüşlü devlet adamları, sanatçılar, entelektüeller arasında, Avrupalı kimdir sorusuna cevap aranırken, arkalarda bir yerlerde sessizce oturmakta olan Borges elini kaldırmış ve “İçinizde en Avrupalı benim” demiş. Biz kendi süremizi öngörüldüğü zamanda bitirdik. Şimdi katkılarınız ve sorularınız için size dönüyorum ve isterseniz başlayalım.
..........
Manuel COSTA LOBO- Ben de kültür hakkında birkaç ekleme yapmak istiyorum. Bence özellikle Avrupa’da, bulunan neyin Avrupa kültürü olarak tanımlanabileceğini söylemek çok zor. Ancak bir husus önemli. Avrupa bir çok ülkeden, bölgeden ve çeşitli yüksek şahsiyetlerden, binlerce yıl süregelen savaşlarla oluşmuştur. Bütün bunlarla yavaş yavaş olgunlaştık, artık Avrupa bölgeler ya da ülkeler arasındaki savaşları sürdürmekle ilgilenmiyor çünkü bunlar eskide kaldı. Eğer Amerika’ya, Brezilya’ya, ya da daha bir çok ülkeye giderseniz, çok büyük olduklarını, kendi farklı eyaletlerine sahip olduklarını görürsünüz ama yine de bir çeşit homojenliğe sahiptirler; aynı dili konuşmak gibi. Burada aramızda çok sayıda küçük farklılıklar var ve yavaş yavaş bu çeşitliliğin içerisinde yaşamayı öğrendik. Bir de şehir planlaması konusu var. Bence belli bir açıdan şehir planlamacılığının Avrupai bir özelliği var. Örneğin, şehrin merkezi alanı gibi hoş bir kavramımız var; forum, agora ya da bizden daha önce var olanlar fakat bunların hepsi merkezi alan kavramına gelmiş. Merkezi alan, herkesin bir araya toplandığı yerdir, şehir sosyal bütünleşmenin gerçekleştiği yerdir. Örneğin, Amerikan edebiyatında bir merkezi alan kavramına rastlamayız, onlar merkezi iş bölgelerinden bahsederler. Bizim kültüre daha çok önem verdiğimiz görülüyor. Her halükarda bence önemli olan birbirimizi anlayabilmemizdir ve şayet din bizim kavgalarımıza sebebiyet veriyorsa, bırakın gitsin.
Bir dünya kültürü olup olmadığını soran kişiye de cevap vermek istiyorum çünkü henüz cevaplanmadı. Bence korkutucu olan dünya kültürünün bizim “Mc Kültürü” olarak tanımladığımız yöne doğru kaymasıdır; Amerikan kültürünün yayılması, bunun dünya kültürü haline gelmesidir. Buna dikkat etmek ve bu tehlikeden korkmak gerekmektedir. Bence Avrupa kültürü ile Mc Kültürü ya da dünya kültürü arasındaki fark, kokakola, kot pantolonlar ve MTV’dir; Rusya’ya, Hindistan’a, nereye gitmek isterseniz isteyin, herkes küçük bir Amerikalı gibi görünmeye çalışır. Avrupalılar umarım şimdiye kadar, herşeyin bir fiyat etiketinin olduğu, herhangi birine herhangi bir şey satabildiğin bu herkesin bahsettiği tüketici dünyasına karşı derin manalar içeren, bir miktar ruhanilik barındıran, tanımı her neyse, bir yaşam arayışının peşine düşmüşlerdir. Bence Avrupa kültürünün, Müslüman topraklarla gerçekleşecek bir izdivaçtan fazlasıyla yararlanabileceği nokta budur çünkü Müslümanlar hâlâ ruhaniyetlerini içlerinde barındırmaktadırlar. Bizim süratle unutmaya yüz tuttuğumuz ahlaki değerlere hâlâ sahipler. Bence bizim medeniyetimize yapacakları en büyük katkı da bu olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder