25 Kasım 2010 Perşembe

İhsan Oktay Anar, Suskunlar

İstanbulda yüzyıllar öncesinde ama belli ki hiç öylesi var olmamış bir istanbulda yaşıyor insan kitap devam ettiği müddetçe. Hakkaten heyacanlanıp, sevinip, üzülüp korktum kitap boyunca. Anlatılmaz okunur. Tek kusuru bence Eflatun’u Galata Mevlevihanesi’ne çıkarıncaya kadar anlatıkça anlattıkları. Onun yanında da a noluyo demeden kitabın bitivermesi:)


Evine dönmek için Kalın Musa’nın seçtiği yollar, dar ve inişli çıkışlıydı. Sokaklar, birbiri içine geçmiş, ancak ve ancak bir yangında yok olmaya kararlı görünen ve on yıllardır yerçekimine direnip bir türlü çökmeyen, eğri büğrü, yamuk yampiri, sıra sıra ahşap evlerle doluydu. Kurtların kemire kemire bitiremedikleri tahta aksamları, rüzgârın esintisiyle gıcırdayan ve ahşap kaplamaları şiddetli yağmurların ve kızgın güneşin etkisiyle kararmış bu evlerin en çok göze çarpan özelliği, sağlam ve yüksek alt katları üzerinde sanki çiçek gibi açılan, göğüslemelerin taşıdığı çıkmalar veya cumbalarıyla daha büyük ve daha ferah olan üst katlarının ve nihayet tepelerinde geniş saçaklarıyla koskoca çatılarının olmasıydı. Bu evlerin çoğunun en az bir cephesi yemyeşil sarmaşıklarla kaplıydı. Sarmaşıklar ve ağaçların oluşturduğu yeşillik o kadar sık ve evlerin geniş saçakları birbirine o kadar yakındı ki, o gölgeli ve dar sokaklarda yürüyenlerin yağmurdan ve güneşten etkilenmeleri imkânsız gibiydi. Karşılıklı evler arasına çekilmiş iplere rengârenk çamaşırlar asılmıştı. Ahşap evlerin ve yemyeşil ağaçların oluşturduğu bu dokuyu sık sık hayırsever bir paşanın yaptırdığı, yaldızlı oymalı bir mermer çeşme ya da gök kubbede her biri ayrı bir yıldızı ve ayrı bir kaderi gösterir gibi sağa sola, oraya buraya eğrilmiş, görenlerin bir Fatiha okumadan edemedikleri, katibi, horasani, kalafati kavuklu sekiz on mezar taşının göründüğü hazireler, yahut küçük kabristanlar bozmaktaydı. Syf 19


Acemi ocağındaki yeniçeri adayı oğlanların taş döşediği bu yolu, çınar, ıhlamur ve servi ağaçları yanı sıra, ustalarının ‘eliböğründe’ tabir ettiği payandalarca taşınan çıkmaları ve cumbalarıyla, adeta yükseldikçe genişleyen ahşap ve sarp evlerin geniş saçakları gölgeliyordu. Birkaç yerden esneyip bel verip esnemiş eğri büğrü ve geniş çatılarındaki kiremitlerin yosun bağladığı bu evler, kirişlerle ve direklerle değil de, sanki göz boncuklarıyla, inşâalllah ve maşallahlarla ayakta duruyorlardı. Gerçekten de bu fakirhanelerin hemen hiçbir kısmının, gönyeye, çeküle, cetvele ve pereseye uyduğu pek söylenemezdi. Bunların taslaklarını, en az yarım kırba şarap içtikten sonra çakırkeyif olmuş mimarlar çalakalem çizmiş gibiydi. Belki de direkleri ve kirişleri, akşamdan kalma, kafası dumanlı dülgerler tarafından yamuk yampiri kesilip biçilen bu haneler, afyon müptelası bir usta nezaretinde çalışan sakar ırgatlarca inşa edilmişlerdi. Şiddetli kış yağmurlarının sebep olduğu rutubetin ta içlerine işlediği ahşap aksamları bir de yakıcı yaz güneşiyle kavrulan bu meskenler, elalem kıskanmasın, göz değmesin diye pek boyanmaz; ama tahta kurtlarına bir asır daha direnip evlatlara kalsın diye ille de boyanması gerekiyorsa, kırmızı gibi cafcaflı renkler asla tercih edilmezdi. Ne var ki, bu meskenleri birer aile ocağı yapan şey, onların dışı değil de içiydi. Ömürleri boyunca dokuz yorgan, elli gömlek, eskitip elden ayaktan düşmüş dedeler ve nineler genellikle üst katlardan birinde, kafesten dışarı bakıp sokaktan gelip geçenleri seyrederler, ayrıca tandırın üstüne serilmiş battaniyelerin üstlerinde biraz daha çekip sızlayan dizlerini mangalda ısıtırlardı. Kocadıkları için şeytanın artık elini eteğini çektiği bu ihtiyarlar, bir vakitler burada ömür sürmüş ecdatlarını hayırla yad ederler ve ruhlarını şad etmek için Yasin okurlardı. Ayrıca, haylaz ve haşarı torunlarını azarlayan ana babalarla, bıyıkları terleyip sakalları bitmeye başlamış mahdumlar ve serilip serpilmiş gelinlik kızlarla dolu bu evler, nice bayramların, doğumların, düğünlerin, ölüm ve cenazelerin, suskun ve kayıtsız birer şahidi gibiydiler.syf 85

Ama oraya gidersen, bu temiz pak halinle geri dönmen zor olur. Kayığımla Galata’ya götürdüğüm nice imamı, zahidi, sofuyu ve dini bütün ademi, dinlerini ve imanlarını unutmuş, dahası, ayyaş, bıçkın ve zamparaların alası kesilmiş olarak buraya getirdim. İşte o Galata denilen şehir, adeta ahiret gibi bir yerdir. Eğer oraya bir gidersen , bu güne kadar yaşadığın namuslu hayatı unutur, bambaşka biri olursun.Benden söylemesi! Syf 109

Mükemmelikle güzelilk aynı şey değildir… Çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama, mükemmel bir şeyi güzel kılma çok daha zahmetli bir iştir.syf 157

İlk başlık arakkiye, semayı öğrenince sikke.. vs. Mevlevilikle ilgili bilgiler syf 143

Kitapta ayrıca türk musikisi makamları da bol bol sözü geçenler arasında…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder