MİMARLAR ODASI BURSA ŞUBESİ, KORUMA VE ONARIM SEMİNERİ II
1.GÜN - 30 KASIM 2018 CUMA
NERİMAN ŞAHİN GÜÇHAN
Çok sorunlu bir konu.her gün bir şeyler oluyor
ve yakalamak da zor..
1.
2004 öncesi tarihsel süreç
2.
2004-2018
3.
Sonuç değerlendirme
İlk bölümde
tarihsel perspektifte mevzuat ile ilgili Türkiye neredeydi, ikinci bölümde
2004-2018 arasındaki durum ve kısa bir sonuç değerlendirme..
Osmanlı’da yapılı çevrenin örgütlenmesi; 4
kere düzenlenmiş Asar-ı Atika Nizamnamesi
1951’den itibaren GEAYYK’ın kurulması ile birlikte başka yan örgütlenmelerle koruma alanında
profilin yükseldiği bir dönem. Bu dönem 1973’te Eski Eserler Kanunu’nun çıkması
ile sonuçlanıyor.
Dünyada da
1975 yılı Avrupa Mimari Miras yılı, tek yapıdan tarihi dokunun korunmasına
geçişin olduğu dönem. Eserle birlikte alan ölçeğinde kentsel çevrenin de korunmasının
getirilmesi.10 yıllık dönem tepkilere sahne oluyor. Sadece eserin sahibi değil
çevresini de etkiliyor. Bu da yasanın revizyonuna sebep oluyor. 1983’de Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kanunu (2863). En önemli özelliği herhalde yerelleşme olarak görülebilir çünkü
bölge kurullarının kurulmasına olanaklı kılan bu kanun. En başta 8 tane bölge
kurulu oluşturulmuştu, bugün 36 tane bölge kurulu var. Her kurul birden çok ile
bakabiliyor. Bu dönemde yine örgütlenme düzeyinde gelişmelerden söz edebiliriz.
Antalya Yat Limanı Projesi, Sokak Sağlıklaştırma Projeleri, İstanbul Merkez Laboratuvarının
ve yeni STK’ların (ÇEKÜL, TAÇ, KORDER) kurulmaya başlanması, birden çok yapı grubunun ele alındığı Koç
Müzesi gibi örnekler.
2004
öncesinde temelde söyleyebileceğimiz kurumsallaşma düzeyi yüksek, kısmen
yerelleşmiş bir idari yapı, mevzuat açısından gelişmiş bir yapı, yasal
araçların mevcut olduğunu söyleyebiliriz.
Olumsuzluklar;
koruma amaçlı politik öncelik ya da irade yetersizliği. Koruma hiçbir zaman
politikaların önceliği olamadı, başarılı alan koruma örnekleri olamadı ya da
görünür olamadı, kaynaklar her zaman çok kısıtlıydı. Özellikle mülkiyetle
ilgili sorunlar hiç çözülmedi ve koruma konusu mülk sahiplerinin omuzlarına
yüklendi. Mal sahibi eğer maddi gücü varsa yapabildi aksi halde devletten bir
destek görmedi. Teknik bilgi tabanı ciddi biçimde eksikti, bugün olduğu gibi.
Koruma konusunda hiçbir deneyimi olmayan kurullar ya da birimler aracılığıyla
bu iş yürüyor. Uzmanlaşmış personel yetersizliği o yıllardan bugüne devam
ediyor. Koruma toplumsal açıdan da benimsenme düzeyi düşük bir alan olarak görülebilir.
2004
sonrasını değişim dönüşüm dönemleri oalrak iki bölüm. İlk yıllarda AB’ye uyum
çerçevesinde kamu reformu gündemdeydi ve bu dönemdeki vaatler yerelleşme,
demokrasi, katılımcı planlama.. kaynak oluşturma, kültür yatırımları
girişimlerini teşvik kanunu gibi. Yeni kavramlar tanımlandı. Yönetim Alanı, Yönetim Plânı, Bağlantı
Noktası, Katılımcı Alan Yönetimi, Anıt Eser / Müze Kurulu gibi.
Bu mutlu
günler 1 yıl gibi kısa bir süre sürdü. 5366 sayılı yasası. Yıpranan tarihi ve
kültürel taşınmaz varlıkların yenilenerek korunması ve yaşatılarak kullanılması
hakkında kanun «yenileme alanları» kanunu. Çöküntü alanı haline dönüşmüş sit
alanlarında dönüşümü sağlayabilmek üzere yerel otoritelere yetki veren; ve
bunların yenilenerek korunmasına olanak sağlayan bir kanundu. Buradaki
en önemli problemler alan olduğu halde planlamadan muaf olabilme ve mal
sahibinin elinden zorla yapıların alınabiliyor olması idi. Yenileme Alanı
Kurulları oluşturdu. Pratikte iştah kabartıcı bir yasa olduğu için bunu takip
eden yasalar da çıktı. 5366’yı destekleyen demokratikleşme süreci bağlamında da
yasalarımız oldu. Örneğin Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile Belediyelerin
korumada görev/sorumluluk üstlenmesi sağlandı. Dünyada yeni olan kavramlarda
gündeme geldi, stratejik plan ve performans planı gibi. Ancak çok ciddi başka
değişimlerde oldu. belediye sınırları değişimi ve köylerin mahalle olması gibi.
Köylü var ama yasal olarak yoklar çünkü köy yok.
2006’da
kalkınma ajansları kuruldu. Kamu –özel – sivil toplumun işbirliği ve yerelleşme
açısından önemliydi. Ancak DPT kademeli olarak kaldırıldı. Üst ölçekte ülke
politikalarını tarif edecek örgütümüz kalması pratikte . Bakanlıkların üst
ölçekli planlama yapma kapasiteleri yok.
2004’den
2011’e kadar sonuçlarını göremeden bir değişim yaşadık. 2011’de çok somut başka
değişimlere uğradık. Kamuda yeni yapılanma. 2011’de kalkınma bakanlığı, çevre
ve şehircilik bakanlığı(aynı kişinin hem hakim, hem avukat olması gibi. çevre
ve imar konuları tek bakanlıkta!) nın kuruluşu . Afet Riski Altındaki Alanların
Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun yürürlüğe girmesi ki bu kanun karşısında hiçbir kanun duramıyor.
(zeytinciliğin ıslahı, mera kanunu) Toki işbirliğini öngören şekilde çıktı Afet
Kanunu.
Dolayısıyla
2011-2018 arasında 3 tane işlevsel aracımız oldu; yenileme alanı, kentsel
dönüşüm gelişim alanı, riskli alan. Son olarak da imar barışı geldi.
Yenileme
alanı örnekleri, Türkiye genelinde 23 alan ki Sulukule en bilineni
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı; Bursa Doğanbey TOKİ. Sayın Cumhurbaşkanı artık
abartmışsınız demiş ve biz bunu 2004’den beri söylüyorduk, böyle olmayacağı .
Bunu uygulayarak deneyimliyor olmaları çok acı. Bilime ve bilimsel bilgiye inanmayınca
böyle oluyor.
Riskli alan:
Diyabakır Surları..
Biz aslında
2004’e kadar uygulama açısından başarısız sayılabiliriz. 2004’de önce
yerelleşme ve katılım adı altında bazı olumluluklar içerirken 2005-2018 arasında merkezileşme ve imara
dönmüş durumda.Ve kamu kurumları tamamen yeniden düzenlenmiş, bu durum kurumsal
hafızaları / arşivleri zedelemiş durumda.
Yerelleşme
ve katılım odaklı iken bugün kentsel rant üretmeye dönüşmüş durumda. Kent içinde planlamadan yoksun, yoğunluğu
arttıran, teknik açıdan yetersiz tekil projeler yakın dönemde kentsel ve
çevresel afetler üretecek.
Dünya
sürdürülebilirliğin 17 ana temasını tartışıyor. Biz ise kentleşme ve rant
üzerinden toprakların nasıl paylaşılacağını tartışıyoruz.
Doğaya,
yapılı çevreye bilgiye sabırla yaklaşmak gerekiyor.
Bir sabah
uyandığımızda kendimizi Gregor Samsa gibi bir hamamböceği olarak bulmak
istemiyorsak, yaşadığımız durumun DEĞİŞİM ile açıklanamaz boyutlar içerdiğini,
ciddi bir METAMORFOZA evrildiğini görmeli ve geleceği buna göre doğaya ve
yapılı çevreye özenle, bilgiyle ve sabırla yaklaşarak tasarlamalıyız.
2004’den bu
yana yapılan yasal değişiklerin dökümü, kentlerde imar planı olmadan, doğrudan
mimari projeler yoluyla yıkıp/yeni inşa etmeyi sağlayan «yenileme / dönüşüm /
riskli alan» tanımları içinde, idare açısından en etkili ve pratik olan «Risk alanı» tanımı olduğunu gösterir. Buna bağlı
olarak 2005’de «yenileme alanı ve kentsel dönüşüm alanı» ilanları ile başlayan
süreç, deneyimle Afet Yasası’nda olgunluğa ulaşmış ve bu yasaya göre sadece
2012’den sonra, yani sadece son 3 yılda BKK ile toplam 48 ilde 110 alan, «riskli alan» ilan edilmiştir. Bu alanlar
içinde Türkiye’nin UNESCO Dünya Miras Listesi-Geçici Aday Listesi’nde bulunan Diyarbakır
Kalesi ve Surları da mevcuttur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder