4 Nisan 2019 Perşembe


MİMARLAR ODASI BURSA ŞUBESİ, KORUMA VE ONARIM SEMİNERİ II
1.GÜN - 30 KASIM 2018 CUMA

NERİMAN ŞAHİN GÜÇHAN
Çok sorunlu bir konu.her gün bir şeyler oluyor ve yakalamak da zor..
1.       2004 öncesi tarihsel süreç
2.       2004-2018
3.       Sonuç değerlendirme
İlk bölümde tarihsel perspektifte mevzuat ile ilgili Türkiye neredeydi, ikinci bölümde 2004-2018 arasındaki durum ve kısa bir sonuç değerlendirme..
Osmanlı’da yapılı çevrenin örgütlenmesi; 4 kere düzenlenmiş Asar-ı Atika Nizamnamesi
 Cumhuriyet Döneminde Osmanlı’dan aldığı mevzuatı uzun bir süre kullanmış fakat tavrı Seküler bir devletin kurumsallaşması olduğu için yeni düzenlemeler yapılmış; mülkiyetlerin ve kullanımların yeniden düzenlenmesi…Bu dönemde Asar-ı Atika Nizamnamesi geçerli.
1951’den itibaren GEAYYK’ın kurulması ile birlikte başka yan örgütlenmelerle koruma alanında profilin yükseldiği bir dönem. Bu dönem 1973’te Eski Eserler Kanunu’nun çıkması ile sonuçlanıyor.
Dünyada da 1975 yılı Avrupa Mimari Miras yılı, tek yapıdan tarihi dokunun korunmasına geçişin olduğu dönem. Eserle birlikte alan ölçeğinde kentsel çevrenin de korunmasının getirilmesi.10 yıllık dönem tepkilere sahne oluyor. Sadece eserin sahibi değil çevresini de etkiliyor. Bu da yasanın revizyonuna sebep oluyor.  1983’de Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu (2863). En önemli özelliği herhalde yerelleşme olarak görülebilir çünkü bölge kurullarının kurulmasına olanaklı kılan bu kanun. En başta 8 tane bölge kurulu oluşturulmuştu, bugün 36 tane bölge kurulu var. Her kurul birden çok ile bakabiliyor. Bu dönemde yine örgütlenme düzeyinde gelişmelerden söz edebiliriz. Antalya Yat Limanı Projesi, Sokak Sağlıklaştırma Projeleri, İstanbul Merkez Laboratuvarının ve yeni STK’ların (ÇEKÜL, TAÇ, KORDER) kurulmaya başlanması,  birden çok yapı grubunun ele alındığı Koç Müzesi gibi örnekler.
2004 öncesinde temelde söyleyebileceğimiz kurumsallaşma düzeyi yüksek, kısmen yerelleşmiş bir idari yapı, mevzuat açısından gelişmiş bir yapı, yasal araçların mevcut olduğunu söyleyebiliriz.
Olumsuzluklar; koruma amaçlı politik öncelik ya da irade yetersizliği. Koruma hiçbir zaman politikaların önceliği olamadı, başarılı alan koruma örnekleri olamadı ya da görünür olamadı, kaynaklar her zaman çok kısıtlıydı. Özellikle mülkiyetle ilgili sorunlar hiç çözülmedi ve koruma konusu mülk sahiplerinin omuzlarına yüklendi. Mal sahibi eğer maddi gücü varsa yapabildi aksi halde devletten bir destek görmedi. Teknik bilgi tabanı ciddi biçimde eksikti, bugün olduğu gibi. Koruma konusunda hiçbir deneyimi olmayan kurullar ya da birimler aracılığıyla bu iş yürüyor. Uzmanlaşmış personel yetersizliği o yıllardan bugüne devam ediyor. Koruma toplumsal açıdan da benimsenme düzeyi düşük bir alan olarak görülebilir.
2004 sonrasını değişim dönüşüm dönemleri oalrak iki bölüm. İlk yıllarda AB’ye uyum çerçevesinde kamu reformu gündemdeydi ve bu dönemdeki vaatler yerelleşme, demokrasi, katılımcı planlama.. kaynak oluşturma, kültür yatırımları girişimlerini teşvik kanunu gibi. Yeni kavramlar tanımlandı. Yönetim Alanı, Yönetim Plânı, Bağlantı Noktası, Katılımcı Alan Yönetimi, Anıt Eser / Müze Kurulu gibi.
Bu mutlu günler 1 yıl gibi kısa bir süre sürdü. 5366 sayılı yasası. Yıpranan tarihi ve kültürel taşınmaz varlıkların yenilenerek korunması ve yaşatılarak kullanılması hakkında kanun «yenileme alanları» kanunu. Çöküntü alanı haline dönüşmüş sit alanlarında dönüşümü sağlayabilmek üzere yerel otoritelere yetki veren; ve bunların yenilenerek korunmasına olanak sağlayan bir kanundu. Buradaki en önemli problemler alan olduğu halde planlamadan muaf olabilme ve mal sahibinin elinden zorla yapıların alınabiliyor olması idi. Yenileme Alanı Kurulları oluşturdu. Pratikte iştah kabartıcı bir yasa olduğu için bunu takip eden yasalar da çıktı. 5366’yı destekleyen demokratikleşme süreci bağlamında da yasalarımız oldu. Örneğin Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile Belediyelerin korumada görev/sorumluluk üstlenmesi sağlandı. Dünyada yeni olan kavramlarda gündeme geldi, stratejik plan ve performans planı gibi. Ancak çok ciddi başka değişimlerde oldu. belediye sınırları değişimi ve köylerin mahalle olması gibi. Köylü var ama yasal olarak yoklar çünkü köy yok. 
2006’da kalkınma ajansları kuruldu. Kamu –özel – sivil toplumun işbirliği ve yerelleşme açısından önemliydi. Ancak DPT kademeli olarak kaldırıldı. Üst ölçekte ülke politikalarını tarif edecek örgütümüz kalması pratikte . Bakanlıkların üst ölçekli planlama yapma kapasiteleri yok.
2004’den 2011’e kadar sonuçlarını göremeden bir değişim yaşadık. 2011’de çok somut başka değişimlere uğradık. Kamuda yeni yapılanma. 2011’de kalkınma bakanlığı, çevre ve şehircilik bakanlığı(aynı kişinin hem hakim, hem avukat olması gibi. çevre ve imar konuları tek bakanlıkta!) nın kuruluşu . Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun yürürlüğe girmesi  ki bu kanun karşısında hiçbir kanun duramıyor. (zeytinciliğin ıslahı, mera kanunu) Toki işbirliğini öngören şekilde çıktı Afet Kanunu.
Dolayısıyla 2011-2018 arasında 3 tane işlevsel aracımız oldu; yenileme alanı, kentsel dönüşüm gelişim alanı, riskli alan. Son olarak da imar barışı geldi.
Yenileme alanı örnekleri, Türkiye genelinde 23 alan ki Sulukule en bilineni
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı; Bursa Doğanbey TOKİ. Sayın Cumhurbaşkanı artık abartmışsınız demiş ve biz bunu 2004’den beri söylüyorduk, böyle olmayacağı . Bunu uygulayarak deneyimliyor olmaları çok acı. Bilime ve bilimsel bilgiye inanmayınca böyle oluyor.
Riskli alan: Diyabakır Surları..
Biz aslında 2004’e kadar uygulama açısından başarısız sayılabiliriz. 2004’de önce yerelleşme ve katılım adı altında bazı olumluluklar içerirken  2005-2018 arasında merkezileşme ve imara dönmüş durumda.Ve kamu kurumları tamamen yeniden düzenlenmiş, bu durum kurumsal hafızaları / arşivleri zedelemiş durumda.
Yerelleşme ve katılım odaklı iken bugün kentsel rant üretmeye dönüşmüş durumda.  Kent içinde planlamadan yoksun, yoğunluğu arttıran, teknik açıdan yetersiz tekil projeler yakın dönemde kentsel ve çevresel afetler üretecek.
Dünya sürdürülebilirliğin 17 ana temasını tartışıyor. Biz ise kentleşme ve rant üzerinden toprakların nasıl paylaşılacağını tartışıyoruz.
Doğaya, yapılı çevreye bilgiye sabırla yaklaşmak gerekiyor.
Bir sabah uyandığımızda kendimizi Gregor Samsa gibi bir hamamböceği olarak bulmak istemiyorsak, yaşadığımız durumun DEĞİŞİM ile açıklanamaz boyutlar içerdiğini, ciddi bir METAMORFOZA evrildiğini görmeli ve geleceği buna göre doğaya ve yapılı çevreye özenle, bilgiyle ve sabırla yaklaşarak tasarlamalıyız.

2004’den bu yana yapılan yasal değişiklerin dökümü, kentlerde imar planı olmadan, doğrudan mimari projeler yoluyla yıkıp/yeni inşa etmeyi sağlayan «yenileme / dönüşüm / riskli alan» tanımları içinde, idare açısından en etkili ve pratik olan «Risk  alanı» tanımı olduğunu gösterir. Buna bağlı olarak 2005’de «yenileme alanı ve kentsel dönüşüm alanı» ilanları ile başlayan süreç, deneyimle Afet Yasası’nda olgunluğa ulaşmış ve bu yasaya göre sadece 2012’den sonra, yani sadece son 3 yılda BKK ile toplam 48 ilde 110 alan,  «riskli alan» ilan edilmiştir. Bu alanlar içinde Türkiye’nin UNESCO Dünya Miras Listesi-Geçici Aday Listesi’nde bulunan Diyarbakır Kalesi ve Surları da mevcuttur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder